BİRLEŞİK KAFKASYA ENSTİTÜSÜ

Soykırım Bölgesi Soçi

Kategori: Yorum

Sayın Olimpiyat Komitesi Üyeleri

 

Kısa süre önce, 2014 Olimpiyatları Kış Oyunlarına aday Soçi şehrinin hazırlıklarını ve gerçekleştirme sözü verdiği planları yerinde izlediniz. Bu inceleme gezisi sırasında herhangi bir engelle karşılaşmadan serbestçe dolaşarak bölgenin doğal güzelliklerini gözlemleyebildiniz. Şanslısınız, çünkü Soçi'nin bulunduğu Kafkasya'da yaşayanların büyük çoğunluğu için aynı durum söz konusu değil. Bir yerden bir yere gitmek isteyen Kafkasyalı, gideceği yere kayıtlı değilse artık özel bir izin almak zorunda ve bunu elde etmesi 7 gün gerektirebiliyor! 

 

SSCB 1991'de çöktüğünde, oradan kopan bütün halklar belirli bir hareket özgürlüğüne kavuştular. Kafkasyalılar hariç. Ve rehinelik koşulları giderek daha da ağırlaşıyor. Ne yazık ki, Olimpiyat oyunlarının Soçi'de yapılma ihtimali de kendilerine azıcık soluk alabilecekleri bir parça temiz hava girişi ümidi vermiyor.  Böylesi bir olay bölgenin barışa kavuşması vaadi olabilirdi, olmalıydı da. Bölge sakinleri için dışarıya açılacak bir pencere vaadi olabilirdi. Ne yazık ki Olimpiyat oyunları ihtimali, tam tersine daha şimdiden bir çokları için bir karabasana dönüşmüş durumda, çünkü daha şimdiden güvenlik gerekçesiyle, gitgide daha katlanılamaz hale gelen bir baskı düzeni Kafkasya'nın üzerine çökmekte.

 

Hayır, burada sözünü ettiğimiz durum Soçi'den uzaklardaki Çeçenistan'da hala süren şiddet, korku ve kargaşa değil. Burada Soçi'nin çok yakınlarındaki yerlerden sözediyoruz. Dombay gibi, Arhız gibi örneğin, kış sporlarının ve dağ turizminin merkezi olan ''sakin'' yerlerden.

 

Bu görkemli tepelerin, yüksek yaylaların kısa süre önce oralardaki yerli halka yasaklandığını biliyor muydunuz?  Mavi dağ göllerine, yeşil çam ormanlarının temiz havasına artık sadece FSB'den özel izin koparabilen, bunun gerektirdiği sıkıntıları göze alabilen turistler ulaşacabilecekler. 

 

Kafkasyalılar ise dağlarının güzelliklerine uzaktan bakmakla yetinecekler.  19. yüzyılda kendilerini kuşatan ve dış dünyadan yalıtlayan Rus ablukası gibi,  bugünde dünya ile bağlantılarını engelleyen bir mengene içine sıkıştırılmak isteniyorlar.  

 

Dağ köylülerinin zaten güç olan ekonomik koşulları bu yeni baskı önlemleriyle iyice çökmüş durumda. 19. yüzyılda ataları da ezelden beri yaşadıkları dağlardan inmeye zorlanmış,  pek çoğu kıyıma uğramış, yokedilmiş ve kalanlar topraklarını temelli terkederek Türkiye'ye sürülmüştü.

 

O sürgünden kurtulup da anayurt topraklarında yaşamaya devam edenlerin torunları bugün yine dağlarını terketmeye zorlanıyor.  Olimpiyatlar için yeni kayak pistleri bu kendi yerli halkından temizlenen'' dağlarda mı açılacak?

 

Olimpiyat sporcuları, kanlı fetih savaşlarıyla yokedilen halkların kemikleri üzerinde mi kızak kayacaklar? Hayır, böyle bir şeyin mümkün olabileceğine inanmak istemiyoruz.  Olimpiyat ateşi koca bir halklar mezarlığı üzerinde parlayamaz.  Olimpiyat ruhu Soykırım ruhuyla bağdaşmaz.  Ve eminiz ki hiç bir olimpiyat sporcusu, olimpiyat oyunları perspektifinin bölge halkları için bir cehenneme dönüşmesine razı olmaz. Bu halkları daha şimdiden içine alan kıskaç, olimpiyatlar yaklaştıkça gevşemek yerine daha da sıkıştırılacaktır.      

 

Bu durumda Rus hükümeti karar vermelidir: ya Soçi ve civarı gerçekten ''wahabi terörist'' kaynayan, her an Beslan, Nalchik gibi kanlı olayların yaşanabileceği ve bunları önlemek için sürekli ''temizlik'' oprasyonlarının yapılması gereken tehlikeli  bir yerdir, ki bu durumda Olimpiyat sporcularını ve binlerce izleyiciyi böylesine tehlikeli bir yere çağırıp hedef haline getirmenin abesliği ortadadır,  ya da Kafkasya hiç bir etnik sorunun, çatışmanın, şiddetin yaşanmadığı sakin bir barış ve huzur bölgesidir, ki bu durumda da bütün bu baskının, temizlik operasyonlarının, hareket özgürlüğüne getirilen kısıtlamaların, yollarda halkı bezdiren kontrol noktalarının nedenini açıklamak gerekir.  Sayın Olimpiyat komitesi üyelerinin  bu iki soruyu Rus yetkililere soracağını ve kendilerinin de üzerinde düşüneceklerini, bu ikilemin ışığında bir değerlendirmeye gideceklerini umuyoruz. 

 

Spora politika karıştırılmasından yana değiliz, Olimpiyat oyunlarının da Rusya Federasyonu içindeki başka bir bölgede yapılmasına karşı çıkmıyoruz, ama Kafkasya'da olmamalı. Kaç yüzyıldır -ve bugün hala- kan ve ateşe boğulan bir Kafkasya'da değil!

 

http://www.olympicgenocide.org/phpPETITION/index.php

 

22:22 - 6/4/2007


M. Aydın Turan - Çerkesya Üzerine Bir İngiliz Tüccarın Gözlemler

Kategori: Yorum

Değişik coğrafyaları ayağımıza getiren seyahatnâmeler, içerdiği kimi aşırılıklar ya da şaşkın bakışlara rağmen, işlediklere döneme ilişkin muazzam bir arkaplan verebilme şansına da sahiptir... Paul Hazard'ın, kimi zaman "tahsil ve terbiyenin tamamlayıcı"sı, kimi zaman da "bilgilenmenin bir yolu" olarak tasvir ettiği seyahat, dünyayı keşfetme ve ondan yararlanma hedefinden hiç uzaklaşmamışa benzemektedir.

 

"Çerkesya ile Büyük Britanya arasında ticari bağlar kurmak" ümidindeki bir tüccarın, XIX. yüzyılda "Doğu Sorunu"nun en önemli parçası haline gelen Kafkasya sahillerine gerçekleştirdiği gezi, buraların "başdöndürücü güzelliği"nin yalın bir anlatımından çok, dönem ve koşullarını, toplumsal dönüşüm sancılarını, sömürgeciliğe direnç azmini tasvir etmektedir. Kazan Hanlığı'nın istilasıyla (1552) başlayıp, eski medeniyetlerin mirasçılarınca engellenemeden süren Rus yürüyüşüne karşı, Kuzey Kafkasya'da sergilenen sert direnişin sınırlı kesitini veren "Çerkesya'dan Savaş Mektupları", yazı geleneğinin ancak yüzyılımızda boy attığı bir bölgenin panoromasını kavramada önem kazanmaktadır.

 

XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren farklı çıkarları temsil eden merkezi güçlerin arasında kalan Kafkasya'nın en ağır dönemini konu edinen satırlar, dramatik biçimde neticelenecek Kafkas-Rus savaşının hangi psikolojik zeminde sürdürüldüğünün cevabını da aramaktadır. Kabile hayatının dar çerçevesinde yaşayan, dış dünyayla teması minimize, güçlü siyasal oluşumlardan mahrum, inanç ve değer dünyası heterojen, buna karşılık "sancılı geçiş dönemi"nde "otantik" yapısını muhafaza etmeye çalışan bir coğrafyanın öyküsüdür Bell'in anlattıkları... Ya da kendi sözleriyle, "terk edilen bir milletin korkularıyla umutlarıdır!" (s:76).

 

Kısa bir arkaplan vermek gerekirse, Kırım Hanlığı'nın Rusya'ya ilhakıyla Osmanlılar gözlerini Kafkasya'ya çevirmiş, ancak bölgede ciddi bir hakimiyet sağlayamamıştı. Ferah Ali Paşa'nın "Soğucak Muhafızlığı" sırasında, 1782'de, Venedik ve Cenevizlilerden kalma kalıntıların bulunduğu yerde inşasına başlanan kale ve yanıbaşında oluşturulan limanla birlikte Anapa, hem Osmanlıların Karadeniz kıyılarındaki en önemli üssü, hem de kıyı boyundaki merkantil hayatın başlıca merkezi haline gelecekti. Öyle ki, Rusların Kafkasya halklarıyla ticareti yaygınlaştırmak amacıyla kurdukları hiç bir "takas merkezi", buraların cazibesine ulaşamayacaktı. Her ne kadar, Çerkes iktisadında "para" bir değişim aracı olarak kıymet kazanamamış, yabancı menşeli altın ve gümüş sikkeler düşük şekilde tedavülde kalmışsa da, "mübadele ekonomisi"nin başlıca aktörleri tüccarlar, mal hareketi dışındaki rolleriyle de kıyı boyunu farklı bir ufka doğru sürüklemişlerdi. Bir anlamda Pirenne'nin dikkat çektiği gibi, “değişim süreci”nde tüccarların rol almadığı "bir dönemi düşünmek zordur". Kuban Nehri'nin ağzından yaklaşık 30 km. uzakta, çok az sayıda "kentli Çerkes" tipinin de boy attığı Anapa'nın 1828'de Rusların eline geçmesiyle hem Osmanlı-Çerkesya arasındaki ticaret güçleşmiş, hem de siyasal ve sosyal dinamiklere doğrudan tesir edebilecek "kentli Çerkes" tipinin gelişimi ağır bir darbe yemişti. Ruslar böylelikle, gerçek bir "El Dorado" olarak gördükleri Kafkasya'nın[1] kaderine hükmedebilecek konuma ulaşmışlardı.

 

"Çerkesya meselesi"nde İngilizlerin gözükmesi, Akdeniz ve İran Körfezinde bazı limanları ele geçirerek Küçük Asya'ya nüfuz etme peşindeki Moskova'nın genişleme stratejisiyle doğrudan alakalıydı. Edirne Anlaşması'yla (1829) Rus tüccarlarına Osmanlı topraklarında ticaret serbestisi verilmesi, Mısır problemi dolayısıyla I. Nikola'nın II. Mahmud'a uzanan "yardım eli" (1833) bazı çevreleri tedirginliğe sevketmişti. Peşisıra uygulamaya konulan yüksek gümrük tarifelerine rağmen (1822 ve 1826), Rusya pazarında özellikle pamuklu endüstride ön sıraları bırakmayan ülkesinin Moskova'yla ılımlı ilişki sürdürmesine taraftar Manchester sanayicilerinin etkisindeki  yönetimine karşılık, İngiltere'nin İstanbul Sefiri Ponsonby ve elçilik katibi David Urquhart[2] "Çerkesya problemi"ni Büyük Britanya gündemine sokmakta kararlı davranmışlardı.

 

Palmerston'un "Foreign Office"ni hayli rahatsız etmesine rağmen, özellikle c çabasıyla "İngiliz liberalleri" Kuzey Kafkasya'daki direnişi "Rus imparatorluğuna karşı girişilen milli ve siyasi bir mücadele" halinde görerek resmi politikayı zorlamaya çalışıyordu[3]. Urquhart'ın öncülüğündeki lobiye mensup James Stanislas Bell, John Longworth ve Edmond Spencer 1830'lu yılların ikinci yarısında Batı Kafkasya sahillerinde uzun haftalar geçirecek, dönüşlerinde yayımladıkları seyahatnameler ise, batı dünyasında XIX. yüzyıl Çerkeslerine ilişkin en ilginç yapıtlar arasında yer alacaktır[4].

 

"Çerkesya'dan Savaş Mektupları"nın yazarı Bell bu geziden çok kısa süre önce, Kafkasya sahillerinde geçen tatsız bir hikayenin kahramanıydı. 25 Kasım 1836'da tuz yüklü "Wixen" adlı gemisi "Çerkesya'ya uygulanan ambargoyu delmekle" suçlanarak bir Rus fırkateyni tarafından enterne edilmiş, sert kamuoyu tepkisine rağmen Büyük Britanya, Karadeniz'de Rus tezini destekler bir tavırla, diplomatik kriz yaratmaktan kaçınmıştı.

 

Bu "hoşgörülü" resmi politika, Bell'e göre, ülkesinin orta ve uzun dönemli çıkarlarını tehdit ediyordu. Değer yargıları, medeniyet farkları bir yana bırakıldığında "Çerkesya" "sadece ticari bir kaynak olarak değil, fakat aynı zamanda Rusya'nın yayılmasına karşı bir engel teşkil etmesinden dolayı Büyük Britanya için büyük bir öneme" sahipti (s:16). Aynı önem, pek farkında olmasa da, Osmanlılar için de söz konusuydu ve bu ülkenin "geleceğinin tamamen Çerkesya'ya bağlı olduğuna" inanmamak için geçerli hiç bir sebep bulunmamaktaydı (s:18).

 

Olanca izole edilmişliğine rağmen "politik olarak değeri ölçülemez bir konumda" bulunan Çerkesya'nın (s:469) mevcut donanımıyla merkezi Rus gücüne uzun süre dayanabilmesi mümkün görünmüyordu. Ne şövalye ruhunun diriliği, ne de daralan maddi olanaklar emperyal güdüleri setleyebilme şansını doğurmuyordu. Burada bir savaşı sürdürmek için gerekli barutun tedariki bile güçtü (s:82) ve "bir Çerkes hedefinden emin olmadığı sürece asla ateş etmemek" durumundaydı (s:342).

 

Mücadelelerinde çoğu zaman kararlılık göstermelerine rağmen, Çerkeslerin "terkedildikleri"ne dair güçlü kanaatleri İngiliz gezginlerin varlığıyla yumuşamıştı. Bell, hiç bir resmi misyon yüklenmemelerine karşın, varlıklarının Çerkesler tarafından, İngilizlerin "davalarına ilgi duymaya" ve "bir şeyler yapacak olmalarına" bağlandığını (s:42) acı ifadelerle kaydetmekten kendini alamaz. Bölge halkının çok şey beklediği, fakat mücadeleleri esnasında kayıtsızlıktan başka bir şey bulamadıkları Osmanlıları bir tür fatalizmle itham etmeleri ilgi çekicidir. Yörenin tanınmış simalarından biri, rahatsız olduğu tavrı gayet kolaylıkla özetler: "Bir Türk uzun lülesini uzatır, deniz ve okyanusu seyrederek, kendi kendisine yardım edeceğine gökten yardımlar bekler" (s:75). Bell, eğer dinsel payda olmasa Çerkeslerin Osmanlıya karşı tutumlarının hayli farklı gelişebileceğini vurgular. 

 

İngilizlerin Batı Kafkasya'daki faaliyetlerinden oldukça endişelenen Ruslar[5], Bell'i teslim edecek kişiye 2000 gümüş ruble vaad etmelerine rağmen bu çağrıya kulak asan çıkmaz (s:262). O, kendisini kimi zaman ülkesinde hissederek (s:78), çağdaşı Longworth gibi, olağanüstü titizlikle Batı Kafkasya'yı izler.

 

James S. Bell, XIX. yüzyıl Çerkeslerinin değişim sürecindeki sosyal yapısı, örf hukuku, farklılaşan otorite biçimi, politik örgütlenme tarzı, ticaret hayatı gibi, "zihniyet dünyası"nı kavramayı kolaylaştıran bir dizi alana oldukça "tutarlı" yaklaşır. Kendisi hristiyan olmakla birlikte; İslamiyeti kabul etmiş Çerkeslerin, "yüzyıllardan beri gelen, bir takım sevimli fakat güçsüz alışkanlıklar"da ısrar eden soydaşlarına göre daha yüksek politik bilince sahip bulunduklarını (s:543); Çerkesya'ya ulaşacak ciddi bir "yardım"ın, Rus yayılmacılığına set oluşturarak buranın kaderini farklılaştırabileceğini, böylelikle İngiliz tüccarların "Karadeniz'de serbest ulaşım ve ticaret" hakkını kullanabileceklerine dair inancın (s:470) güçleneceğini kaydeder.

 

"Çerkesya'dan Savaş Mektupları"nın, ilk baskısından 158 yıl sonra Türkçeye kazandırılmış olması şüphesiz ki,  bir "talihsizlik"tir. Ancak, 1930'lu yılların sonunda bir mülteci tarafından "Doğu Sorunu"na eklemlenen ve hiç de haksız sayılamayacak hükümle, "başkalarının şöleninde eğlenmek"le eş tutulan Kafkas-Rus savaşının[6] "mağdur tarafının" hayli farklı bir gözle takibi, günümüzdeki Kafkasya araştırmaları için de önem arzetmektedir. Bu bilinçle Kuzey Kafkasya konulu batı literatürünü yaşadığımız coğrafyaya aktaran kıymetli Sedat Özden’i yürekten kutlamayı borç biliriz...

 

(1989)



[1] Platon Zubov - Kartina Kavkazkogo kraia prinadmezhashchego Rossi, sopradel'nykh emu zemel, Vinberger, St. Petersburg, 1834, C:I'den The Central Asian Newsletter, Oxford  Uni. Press, London, 1986, C:8, No: 6, s:79.

[2] Karl Marx & Friedrich Engels - Doğu Sorunu, (çev: Yurdakul Fincancı), Sol Yay., Ankara, 1977, s:39.

[3] W.E.D.Allen & Paul Muratoff - 1828-1921 Türk-Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi, Gnkur. Basımevi, Ankara, 1961, s:48.

[4] Edmond Spencer - Travels in the Western Caucasus, London, 1835 ve Travels in Circassia, Krim Tartary, etc., 2 cilt, London, 1838; James Stanislas Bell - Journal of a Residence in Circassia during the years 1837, 1838 and 1839, 2 cilt, London, 1840; John Longworth - A year among the Circassians, London, 1840 (Bu kitabın çevirisi: John Longworth - Kafkas Halklarının Özgürlük Savaşı, (çev: Sedat Özden), Rey Yay., Kayseri, 1996).

[5] John F. Baddaley - Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil, (çev: Sedat Özden), Kayıhan Yay., İstanbul, 1989, s:330.

[6] Aytek Kundukh - Kafkasya Müridizmi, (Haz:Tarık Cemal Kutlu), Gözde Kitaplar Yay., İstanbul, 1987, s:14.

14:30 - 25/12/2006


Ümit Şimşek – Bir Polonya Klasiği: Uçan Üniversite

Kategori: Yorum

Marya Sklodovska, 1867 yılının Kasım ayında, Polonyalı bir ailenin beşinci çocuğu olarak Varşova’da hayata gözünü açtı. Marya’nın hem annesi, hem babası eğitimciydi. Fakat beş çocuğa birden bakmak zorunda kalınca, annesi o güne kadar devam ettirdiği okul yöneticiliğinden ayrıldı. Babası ise matematik ve fizik öğretmeni olarak iyi bir gelire sahipti. Fakat onun da işini kaybetmesi uzun sürmedi. Bir Polonyalı olarak, Polonya’nın Rus işgali altındaki kısmında, Polonya’nın değerlerine bağlı olduğu ve fikirlerini uygunsuz zeminlerde dile getirdiği için görevine son verildi. O sıralarda Varşova, Çarlık Rusyasının işgali altındaki bölgede bulunuyordu.

 

Çok geçmeden, ailenin başındaki maddî sıkıntılara yenileri eklendi. Marya (veya aile arasındaki söylenişiyle “Manya”) beş yaşında iken ablalarından birini, sekiz yaşında iken de annesini kaybetti. Ancak bütün bu sıkıntılar, aile bireylerinin birbirlerine daha sıcak duygularla yaklaşıp kenetlenmesine vesile oldu. Üstelik bu yakın ve sıcak duygular arasında, bilim ve sanatın da özel bir yeri vardı. Babaları, Manya ile kardeşlerini sadece ilgi ve şefkatiyle değil, aynı zamanda entellektüel yönden de besliyordu. Manya bir yandan edebiyatla, bir yandan laboratuar âletleriyle bu şekilde tanıştı. Cumartesi akşamları babası ona ve kardeşlerine klasiklerden okurdu. Vaktiyle babasının fizik deneylerinde kullandığı aygıtlar da, Manya’nın bilime olan iştahını kabartacak şekilde, evlerinde duruyordu. Çünkü Ruslar Polonya okullarında bilimsel deneyleri de yasaklamışlardı.

 

Böyle bir aile atmosferi içinde Manya’nın orta öğrenimini tamamlaması zor olmadı. Fakat sıra üniversite öğrenimine gelince, diğer hemcinsleri gibi, Manya da kapıları kendisine kapalı bulacaktı. Çünkü kadınların üniversite öğrenimi görmesi yasaktı. O zaman, imkânı olan yurt dışında soluğu alıyor ve öğrenimine başka ülkelerde, üstelik Polonya’dakinden çok daha özgür şartlar altında devam ediyordu. Manya ise yurt dışına gitmek için gerekli maddî imkâna sahip değildi. Bununla beraber, durum büsbütün ümitsiz de sayılmazdı. Birçok Polonyalı genç gibi, o da Yüzen (veya diğer tabiriyle “Uçan”) Üniversiteyi seçti.

 

Yüzen / Uçan Üniversite, yasadışı bir üniversite idi. Bu üniversitenin sınıfları her gece ayrı bir evde, Rus yetkililerinin gözlerinden uzak yerlerde toplanıyordu. Böylece geceleri bir evden bir başka eve yüzen bu sınıflarda, öğretim üyeleri hiçbir karşılık beklemeden bilgilerini genç kuşaklara aktarıyor; ayrıca üst sınıfların öğrencileri de kendilerinden daha aşağıdaki sınıflarda bulunan öğrencilere ders veriyorlardı. Bu sistem, Polonyalıların olağanüstü bir ilerigörüşlülük ve birlik ruhu içinde geliştirdikleri ve uyguladıkları bir sistemdi. Rus Çarı, Polonya halkını bütünüyle cahil bırakmak ve kültürlerinden uzak tutmakla onların milliyetçilik duygularını bastırabileceğini düşünürken; Polonyalılar da kendi geleceklerini bütünüyle ilme, kültüre ve sanata sahip çıkmak ve bu değerlerini ne pahasına olursa olsun koruyup geliştirmekte görüyorlardı. Onlar bu yolun uzun ve çileli bir yol olduğunu biliyorlardı. Matematiğin, fiziğin, biyolojinin, tarihin, edebiyatın, müziğin ayrıntılarıyla yıllar boyu boğuşacaklar, her akşam birkaç satırlık birşey öğrenebilmek evden eve uçacaklardı. İlim öğrenirken, özellikle de öğretirken suçüstü yakalanmanın işkence, hapis ve Sibirya gibi bedelleri vardı. Ve Çarlık Rusyası bu işi oldukça ciddîye alıyordu. Çünkü o kafanın “terörist” veya “düşman” konseptine, çantasında ders kitabı taşıyan bir genç kız, eli silâhlı bir direnişçiden daha yakındı.

 

Uçan Üniversiteye devam edenlerin yüzde 70 kadarını kız öğrenciler teşkil ediyordu. Bunlardan 3 bin kadarı, 1883-1905 yılları arasında Uçan Üniversiteden diploma aldı. Diplomalar, dereceler, ödül törenleri son derece ciddî tutuluyor ve çalışan, bunun karşılığını görüyordu. Nihayet, 1905’te, Uçan Üniversite, “Bilimsel Kurslar Topluluğu” adı altında yarı-yasal hale geldi.

 

Uçan Üniversite Manya’nın bilime karşı iştahını daha da açmıştı. Ablası Bronya ile ne yapıp yapıp Paris’e giderek yüksek öğrenimlerini tamamlamaya karar verdiler. Önce Manya çalışıp Bronya’nın tahsil masraflarını karşılayacak, sonra Bronya Manya’yı okutacaktı.

 

Böylece Manya Varşova’ya 150 km uzaktaki bir şeker fabrikası sahibinin çocuklarına özel dersler vermeye başladı. Manya burada işçi çocuklarına da boş zamanlarda ücretsiz olarak ders veriyordu. Doğal olarak, bu kadarı da hapis veya Sibirya sürgünü ile sonuçlanabilecek yasadışı bir faaliyetten başka birşey değildi. Fakat Manya bu kadarla da yetinmiyor, işçi çocuklarına ders verdikten sonra kendi kitaplarının arasına gömülerek sabahın ilk saatlerine kadar ders çalışıyordu.

 

Çok geçmeden Manya’nın hayalleri birer birer gerçekleşmeye başladı. Paris’te üniversiteye giderken, kömür masrafından tasarruf etmek için geç saatlere kadar umumî kütüphanelerde çalıştıktan sonra çatı katındaki küçük odasına dönüyordu. Yemeği, üzerine yağ sürülmüş ekmek ile çaydan ibaretti; pek seyrek olarak bu listeye bir yumurta da ekleniyordu. Bir ara kötü beslenme yüzünden tedavi görmek zorunda kaldıysa da, biraz kendisini toparlar toparlamaz yine aynı tempo ve rejimle derslerinin başına döndü. Bundan sonrası, bütünüyle bilime adanmış bir ömür oldu Manya için. Tahsiline devam ederken, kader karşısına Pierre’i çıkardı. Evlendiler ve bilimsel çalışmalarına beraberce devam ettiler.

 

Bir süre sonra Polonyalı Manya, Nobel ödülüne lâyık görülen ilk kadın olmakla kalmamış, iki defa ödül alan yegâne Nobel sahibi bilimci ünvanını da kazanmıştı.Bu kadın, bütün dünyanın tanıdığı Marie Curie’den başkası değildi.

 

Marie Curie, Polonya’daki Yüzen / Uçan Üniversite günlerini anlatırken şunları söylüyor: “İçinde bulunduğum grup, ülke istikbalinin, milletin entellektüel ve moral gücünü geliştirmek için harcanacak çok büyük çabalara bağlı olduğuna inanan gençlik gruplarından biriydi. Bir araya geldik ve birbirimize akşamları dersler vermeyi kararlaştırdık. Herbirimiz, diğerlerine, kendisinin en iyi bildiği şeyi öğretecekti.”

 

Uçan Üniversite, Ruslaştırma çabalarına karşı Polonyalıların bulduğu çözümlerden sadece bir tanesiydi. Gerçekte, her seviyede öğrenim faaliyetleri geniş kitlelere kadar yayılmıştı. Özellikle “kendi kendine öğrenim” günün modası haline gelmiş ve yirminci yüzyılın başında, Rus işgali altındaki Polonya topraklarında yaşayan halkın üçte birinin günlük faaliyetleri arasına girmişti. Önde gelen bilim ve sanat adamlarının katkılarıyla, kendi kendine öğrenim için rehber kitaplar hazırlanıyor ve bunlar elden ele dolaşıyordu. Ülkede hızla yayılan kütüphaneler, her kesimden halkın uğrak yeri haline gelmişti. Fakat bu kütüphaneler de rahat bırakılmadı. Raflardaki kitaplar bazan “meçhul hırsızlar” tarafından çalınıyor; yahut Victor Hugo, Emile Zola, Alexandre Dumas gibi “aşağılık” yazarların kitapları ele geçtiği için kütüphaneler polis tarafından kapatılıyordu.

 

Evlerdeki eğitim faaliyetleri de, ne kadar sıkı izlenirse izlensin, gerek öğretmenler, gerekse öğrenciler açısından büyük bir cesaret ve kararlılıkla devam ediyordu. 1911 yılında, Sosnoviç Polis Müdürüne bir ajan tarafından sunulan bir raporda sayılanlar, küçük bir kasabadaki eğitim faaliyetlerinin ne kadar “korkunç” boyutlara ulaştığını gösteriyor:

 

“Görev alanım içindeki yasadışı okullarla ilgili olarak aşağıdaki raporu Ekselanslarına sunmaktan büyük onur duyuyorum:

 

1. Najer Ustanın damadı Pergricht’in evinde, Rusek adında tehlikeli bir kişi tarafından dersler verilmektedir.

2. Jerzy Madeni memurunun kızı Maria Goralska, kliniğin diğer tarafındaki sokakta, firmaya ait evde ders vermektedir.

3. Aynı firmanın Wesola Sokağındaki başka bir evinde, Janina Drozdovksa ile kızkardeşi tarafından dersler verilmektedir.

4. Jutrzenska Mağazası müdiresinin halası veya annesi olan ismi meçhul kişi, mağazanın bitişiğindeki dairesinde dersler vermektedir.”

 

Rapor, böylece on maddelik bir listeyi sıraladıktan sonra, şu cümlelerle sona eriyor:“Daha bunlar gibi, öğrenmeye muvaffak olamadığım başka okullar da bulunmaktadır. Bunlardan bazılarında sayıları elliye varan çocuklar iki vardiya halinde öğrenim görmektedir.

 

Ülke içindeki eğitim faaliyetleri bu yaygınlık ve yoğunlukta devam ederken, Polonyalı aydınlar ve gençler, bir yandan da yurt dışında, özgürlük havasını soluyabilecekleri yerlerde kümeleniyorlardı. Bu yerlerden Paris, daha on dokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren Polonya kültürünün nefes alabildiği merkezlerden biri haline gelmişti. Polonya’nın en büyük bestecisi Şopen ile beraber ülkenin en önemli şairleri, edebiyatçıları, tarihçileri, bilim adamları buralarda yetişti. Talihsiz Polonya’nın başından geçen işgaller, bu milletin vicdanında bir şuurun uyanmasına vesile olmuş ve bu şuurla, herkes kurtarılması gereken birşeylerin olduğunu görerek kendi üzerine düşeni yapmaya koyulmuştu. Belki de bu yaygın endişe olmasaydı, Polonya bugüne kadar yetiştirdiği dünya çapındaki değerlerden birçoğuna sahip olamayacaktı, kimbilir? Yurt içindeki baskılar, içerideki ağacı kurutamadığı gibi, onun dünyaya dal budak salmasına ve dışarılarda meyveler vermesine yol açtı.

 

Bu arada keser de, sap da defalarca döndü, onunla beraber hesaplar da döndü. Birinci Dünya Harbi koptuğunda, Polonya’nın işgalcileri, kendilerini Polonyalıların siyasî desteğine muhtaç buldular. O âna kadar kökünü kazımaya çalıştıkları Polonya milliyetçiliği, bu defa kendilerine lâzım olmuştu! Bunun üzerine 1916 yılında okulların ve üniversitenin Polonya kültürü çizgisinde eğitim vermesine müsaade edildi. Çok geçmeden de Polonya bağımsızlığını kazandı. Fakat 1939 yılında Almanlar Polonya’yı işgal edince, ilim yine yeraltına çekilmek zorunda kaldı.

 

Almanlara göre, Polonyalıların herhangi bir seviyede eğitim görmesine hiç gerek yoktu. Himmler, “Bir Polonyalı 500’e kadar saymayı, adını yazmayı, bir de Almanlara itaat etmenin Tanrı buyruğu olduğunu öğrensin, yeter” diyordu. Yine öğretim, bilim, kültür, sanat namına ne varsa yasaklanmıştı. Herhangi bir şey öğretirken veya öğrenirken yakalanan, “silâhlı direnişte bulunan kişi” muamelesi görüyor ve temerküz kamplarına gönderiliyor yahut ânında ortadan kaldırılıyordu.

 

Nazi terörüne karşı Polonyalıların insiyakî tepkisi öncekinden farklı olmadı. Yasadışı okullar, yeraltı eğitimi, bodrumlarda ve çatı katlarında dolaşan sınıflar, ülkenin her yanına ışık hızıyla yayıldı. Bu eğitim faaliyetleri okuma yazma öğretiminden din eğitimine, gizli konserlerden üniversite derslerine, sergi ve seminer gibi faaliyetlerden gizli yayınlara kadar bütün bilim, kültür ve sanat alanlarını kapsayan topyekûn bir kurtuluş hareketiydi. Öyle ki, bu gizli eğitim faaliyetlerine katılanların sayısı, savaş öncesinde yasal eğitim kurumlarına devam edenleri geride bırakacak seviyelere ulaştı. 1942 yılında, Nazilerin amansız takipleri altında 1,5 milyon çocuk gizlice eğitim görüyordu! 1944’te yeraltı üniversitesi öğrencilerinin sayısı 10 bini bulmuştu. Temerküz kampları bile, o dehşetli şartların altında, yine gizliden gizliye bir okula dönüştü. Öğretim üyeleri ile öğretmenler, kamplarda da çevrelerindeki genç Polonyalılara birşeyler öğretmenin yolunu buluyorlardı. O çılgın eğitim furyası, bir Polonyalı için, nefes alıp verebildiği her yeri bir okul haline dönüştürmüştü. O günlerde her gece bir başka tavan arasında gizlice ders alanlardan birisi de Papa John Paul idi.

 

Yeraltı üniversitelerinde ders vermenin bedelini Almanya’daki bir çalışma kampında ödeyen Polonyalı bilim adamı Kazimierz Kuratowski, o günleri yıllar sonra şöyle anlatacaktı:

 

“Hemen hemen bütün profesörlerimiz bu yeraltı üniversitelerinde ders veriyordu. O zamanki öğrencilerimizin birçoğu ise bugün profesör veya doçent oldular. Bilimsel çalışmalar ve eğitim, son derece zor şartlara rağmen gerçekleşen bu yeraltı örgütlenmesi sayesinde devam etme imkânı buldu. Direniş ruhunu kazandırması ve geleceğe ümit ve güvenle bakmayı sağlaması, kaçak öğretime önem kazandıran hususlar arasındadır ki, bunlar işgal şartlarında son derece gerekli olan şeylerdi.”

 

1975 yılına kadar Polonya ırkını bütünüyle yeryüzünden silmek niyetiyle ülkeyi istilâ eden Almanlar, tıpkı Rus selefleri gibi, hedeflerinin çok uzaklarındayken Polonya’yı terk etmek zorunda kaldılar. Çarlık Rusyası Polonya’yı Ruslaştıramadan çökmüştü; Naziler de bu ülkeyi Almanlaştıramadan helâk oldular. Sonra sıra Sovyetler Birliğine geldi. Dünyanın yarısına hükmeden imparatorluk bütün gücüyle Polonya’nın üzerine yüklenerek buradaki özgürlük ateşini söndürmeye çalışırken, ülkenin meşhur üniversitesi yine yeraltında uçuşa geçmişti. Yine evden eve sınıflar dolaştı, öğretmenlerle öğrenciler gizli gizli buluştu, gecenin karanlıklarında ve gözden uzak yerlerde ilim konuşuldu. En az bir nesil de böylece yetişti.

 

Ve çok geçmedi, dev imparatorluk kâğıttan bir kale gibi yıkılıverdi. İlk çatırtılar, her yerden önce, Uçan Üniversitenin ülkesinden duyulmaya başlamıştı.

 

Bugün dönüp de geriye bakanlar, Polonyalıların iki asır boyunca büyük bir basiretle büyük işler başardığını görmekte zorlanmıyorlar. Fakat olayların içindeyken böyle bir basireti—üstelik toplum çapında—gösterebilmenin kolay bir iş olduğunu kimse iddia edemez. Zira Polonyalılar işgal gibi, yok edilme gibi büyük felâketlerle karşı karşıyaydılar ve “küçük işlerle” uğraşarak büyük bir işi başarmaya ve bu felâketleri yenmeye çalışıyorlardı. Bunlar alfabeyi sökmek, satır satır fizik öğrenmek, şiir okumak, beste yapmak, bir bilim veya sanat dalının inceliklerini kapmak veya bütün bunları sıradan birkaç insana öğretebilmek için yıllar boyunca hayatını tehlikeye atarak—ve bazan da feda ederek—tavan aralarında, bodrum köşelerinde dirsek çürütmek gibi işlerdi. Fakat bu küçük işler etrafında toplanan mütevazi topluluklar, bazan bir ilkokul sınıfı, bazan bir müzik grubu, bazan bir edebiyat topluluğu halinde yeraltında dolaşırken, bağımsız bir toplum hayatının temel direklerini Polonya topraklarının derinliklerine kadar çakıyorlardı.Bu topluluklara katılanlardan herbiri, bir yandan kimya formülleri ezberlerken, bir yandan da, kişiliğini ve özgürlüğünü her türlü dış etkiye karşı sapasağlam koruyacak bir aşıyı genlerine işliyordu.

 

Bu arada, böylesine küçük işleri hayatın en vazgeçilmez lezzeti haline getiren bir “küçük” sırrı da unutmayalım:Öğrenme ve öğretme aşkı—Polonyalılar işte onu yakaladılar ve ondan ayrılamıyorlar.

 

Roosevelt’in şu sözleri, genel olarak insanlık için geçerli olmakla birlikte, en canlı bir şekilde, herhalde Polonyalıları tasvir ediyor olsa gerek:“İnsanların, değişim kargaşası içinde, yüzyılların biriktirdiği eğitim kazançları ile temaslarını kaybettiği zamanlar olabilir. Fakat eğitim kazancı hiçbir zaman ortadan kaybolmaz. Kitaplar yakılabilir, şehirler tahrip edilebilir; fakat hakikat, tıpkı özgürlük aşkı gibi, mütevazi erkek ve kadınların kalblerinde yaşamaya devam eder. Yarının kesin zaferi demokrasi ile, eğitimde demokrasi ile mümkün olacaktır. Çünkü dünyada hiçbir halk ebediyen cehalete veya ebediyen köleliğe mahkûm edilemez.” (Zafer - Ağustos 2001)

13:14 - 28/9/2006


Sonraki Sayfa


Tanım
Kafkasya Araştırmaları ve Analizleri Sitesi
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Kategoriler
Son Yazılar
- "Radio Liberty" ile "Kuzey Kafkasya Sürgünü"nün 143. Yıldönümü D
- Soykırım Bölgesi Soçi
- Marie Broxup – Kafkasya Müridizmi ve Sovyet Tarihçiliği
- M.Aydın Turan - "Kafkasya Komitesi" ile "Türkiye'deki Kuzey
- M.Aydın Turan - "Kafkasya Komitesi" ile "Türkiye'deki Kuzey
- M.Aydın Turan - "Kafkasya Komitesi" ile "Türkiye'deki Kuzey
- M. Aydın Turan - Çerkesya Üzerine Bir İngiliz Tüccarın Gözlemler
- M. Aydın Turan - Kafkasya Dağlıları Birliği (Soyuz Gortsev Kavka
- M. Aydın Turan - Kafkasya Dağlıları Birliği (Soyuz Gortsev Kavka
- M. Aydın Turan - Kafkasya Dağlıları Birliği (Soyuz Gortsev Kavka